Tarla

Dinimiz, insanın hem dünyası ve hem de âhireti ile ilgilenir. Ebedî saadete ve âhirette mutlu sona ermek için, dünya bir tarladır.

27 Kasım 2015 Cuma, 14:50
tarla

Peygamberimiz Muhammed Mustafa (s.a.v) bu konuda şöyle buyurmaktadır:

“Dünya, âhiretin tarlasıdır.” (Deylemî)

Dünyada âhiret için tohum ekmeyip, kendilerine verilenlerden faydalanmayanlar ve bu sebeple de amel, ibâdet fırsatını elden kaçıranlar, dünyanın yaratılış gâyesinden habersizdir.

Hadis-i Şerifte şöyle buyrulmaktadır:

“Şüphesiz dünya, (isteyeni) âhirete ulaştırıcıdır.” (İbn-i Asâkir)

Dünya, isteyeni, ebedî mutluluk diyarı olan cennete ulaştıran ve âhiret saadetini kazandıran önemli bir vâsıtâdır. Dünyasız, âhireti kazanmak mümkün değildir. Çünkü tüm ibâdetler, hayırlar, iyilikler, hizmetler, dünya hayatında yaşarken yapılacak eylem ve davranışlardır. Bu sebepledir ki, Peygamberimiz  , “Dünya, âhiretin tarlasıdır” buyurmuştur. Dünyaya ekilen iyilikler, âhiret günü hasat edilecektir.

Dünyaya gelmemizdeki gâye, Allah’ın (c.c.) verdiği akılla İslâm’ı öğrenmek, anlamak ve yaşamaktır. Dünya hayatıyla âhiret hayatı ayrı olamaz. Dünya ve İslâmî hayat bütünleşmelidir. Zâten İslâmiyet, dünyada yaşanmak üzere bir dindir. O halde, dünya hayatı İslâm’a hizmet etmek ve Müslümanca yaşamak içindir. Cennete giden yol olan dünyada yaşayarak, âhirete gideceğimiz, hepimizin bildiği bir gerçektir.

Bu dünyanın değerlendirilmesi gereken üç yönü vardır:

Birincisi; Allah’ı (c.c.) tanımak, bilmek ve onun mârifetini kazanmak için dünyaya çalışmaktır.

İkincisi; Âhireti kazanmaya sebep olacak sâlih amelleri işlemektir.

Üçüncüsü; Allah’ı (c.c.) unutmaya sebep olan, nefsin ve hevesin arzu ve isteklerini yerine getirmeyip, bizim için felakete neden olacak amelleri işlememeye çalışmaktır.

İslâmiyet, dünya için çalışmayı yasaklayan veya kötüleyen bir din değildir. İslâmiyet, aşırılıklardan uzak, hemen hemen bütün kurallarında orta yolu tavsiye eden, bir denge dinidir. Peygamberimiz “İşlerin hayırlısı, orta yollu (mutedil) olandır” buyurmaktadır.

İslâm, ne bütünüyle dünyayı, ne de bütünüyle ibâdet ve âhireti tavsiye eder. İslâm Müslümanlara hem dünya, hem de âhiret için çalışmalarını emreder.

Bu hakikati te’yid eden hadis-i şeriflerde şöyle buyrulmaktadır:

“Sizin hayırlınız, dünyası için âhiretini, âhireti için dünyasını terk etmeyendir.” (Kenzü’l ummal)

“Âhireti için dünyasını, dünyası için âhiretini terk eden, ikisini de kazanıncaya kadar sizin hayırlınız değildir. Dünya, âhirete ulaştırıcıdır. (Dünyayı terk ederek) İnsanlara yük olmayınız.” (Kenzül Ummal)

“Kendini hiç ölmeyecek zanneden kişinin çalışması gibi (dünya için) çalış, yarın öleceğini zanneden kişinin korkması gibi (günahlardan) kork.” (Beyhâkî)

“Âhir zaman olduğunda insanların mutlaka dinar ve dirhemi olması gerekir. Tâ ki, kişi onlarla dinini ve dünyasını ayakta tutabilsin.” (Taberâni)

Dünyaya ayrılacak zamanı ve âhiret için ayrılacak zamanı belirtmek için hadîs-i şerîfte buyuruldu ki:

“Dünya için, dünyada kalacağın kadar çalış! Âhiret için, orada sonsuz kalacağına göre çalış! Allah-u Teâlâ’ya, muhtaç olduğun kadar itaat et! Cehenneme dayanabileceğin kadar günah işle!” (İmam-ı Şâranî)

Bu hadisler, İslâm’ın dünya ve âhiret arasında denge kurduğunu göstermektedir. İslâm, insanlara hem dünya için, hem de âhiret için çalışmalarını tavsiye etmektedir.

Kur’ân ve hadisler, dünyanın faniliğini ve asıl yurdumuz olan âhiret için hazırlık yapmamız gerektiğini devamlı olarak vurgular. Bu iki farklı şekilde yapılan irşadları birleştirirsek şöyle demek gerekir:

İnsan, âhiret için yaratıldığından, dünyadaki bütün hayatını onu kazanmak yolunda sarf etmelidir. Fakat bunu yaparken dünya işlerini ihmal edip, özensiz yaparak değil, onları da doğru ve güzel niyetlerle âhireti kazanmaya vesile yapması lâzımdır.

İslâmiyet’teki zühd anlayışı, mal ve dünya sevgisini kalbe sokmamaktır. Mal ve dünyayı bilfiil terk etmek değildir. Yâni dünyayı fiilen değil, kalben terk etmektir. Bu yüzden nefsine hâkim olarak, helalden kazanıp  , kazandığını da Allah (c.c.) yoluna harcayanlar için Peygamberimiz (s.a.v): “Sâlih mal, sâlih kimse için ne güzeldir”  buyurmuşlardır.

Hz. Mevlâna (k.s.a.) şöyle buyurmuştur: “Ağzı kapalı testi, denizde yüzer. Fakat su içine girmeye başlayınca, onu dibe indirir.” Dünya sevgisi içimize, kalbimize girerse bizi dibe indirir.

Abdulkâdir Geylânî de (k.s.a.): “Dünyayı kalbinden at, sonra ister eline al, ister cebine koy, o sana zarar vermez” diyerek, kalbe girmeyen dünyanın zararı dokunamayacağını ifâde etmiştir.

Allah (c.c.) dostları: “Dünya kalbinde durup dururken, onu elinden çıkarmak zühd değildir. Gerçek zühd, dünya elinde iken, onu kalbinden çıkarmaktır” buyurmuşlardır.

Yüce Allah (c.c.) , âyet-i kerimede, dünya ve âhireti bize şöyle açıklamaktadır:

“Âhiret de, dünya da Allah’ındır.” (Şûrâ/ 49.)

Hem dünyada, hem de âhirette verilecek olan bedeller vardır. Allah (c.c.) şöyle buyurmaktadır:

“Ey Rabbimiz! bize dünyada da iyi hâl ver, âhirette de iyi hâl ver. Ve bizi ateş azabından koru!” (Bakara/ 201.)

Dünyadan yararlanma hakkı, Allah’a (c.c.) hakkıyla kul olmuş. Yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor;

“De ki! Allah’ın kulları için çıkardığı zîneti, temiz ve hoş rızıkları kim haram etmiş? Onlar, dünya hayatında iman edenler içindir. Kıyâmet günü ise sadece Mü’minlere mahsustur. İşte biz âyetleri bilecek kişiler için böylece açıklarız.” (A’raf/ 32.)

Yüce Allah (c.c.) , dünya ve âhiret nimetlerini bizler için yarattığını belirterek, istifâdemize sunduğunu, âyet-i kerimelerde zikretmektedir.

 “Ey iman edenler! Allah’ın size helâl ettiği o, en temiz ve güzel şeyleri nefsinize haram kılmayın….” (Mâide/ 87.)

Kur’ân, iki zengin kişiyi bize örnek olarak gösterir: Hz. Süleyman (a.s.) ve Kârun.

Hz. Süleyman (a.s.): “Bana, benden sonra hiç kimseye nasib olmayacak bir saltanat ihsân et.” (Sad/ 35.) Diye dua etmiş ve Allah-u Teâlâ da ona istediğini vermişti. “İşte bu bizim ihsânımızdır. Artık sen de (istediğine) hesapsızca ver yahut verme dedik. (Sad/ 39.)

Dünya malını, Allah (c.c.) yolunda harcamak için istemek yanlış bir şey olsaydı, bir peygamber kimseye verilmeyecek kadar bir mülkü istemezdi. Allah (c.c.) , duâsını kabul etti ve dünyada kimseye nasib olmayacak bir mülk ve saltanatı ona ihsân etti. Bu saltanat onu ne gururlandırdı, ne de Allah’ı (c.c.) ve âhireti unutturdu. Tam tersine, o, bu saltanatı Allah’ın (c.c.) dinine hizmette kullandı.

Belkıs’ın tahtı yanına getirildiğinde o şöyle demişti:

“Bu, şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğim diye, beni imtihan etmek için Rabbimin bir lütfudur. Kim şükrederse, ancak kendisi için şükretmiş olur; kim de nankörlük ederse, bilsin ki, Rabbim zengindir, Kerîmdir”  (Neml/ 40.)

Dünya malına sâhip olmak yanlış bir şey değildir. Fakat azgınlaşmak veya verilen nimetin gereğini yerine getirmemek yanlıştır. Buna en güzel örnek Kârun’dur. Onu âyetler şöyle anlatır:

‘’Kârun, Mûsa’nın kavmindendi. Fakat o, onlara karşı serkeşlik etti. Biz, ona, öyle hazineler verdik ki, anahtarlarını (bile taşımak)  güçlü kuvvetli büyük bir cemaate ağır geliyordu. O vakit, kavmi (Mü’min olanlar) ona; şöyle demişti: ”Böbürlenme! Çünkü Allah, böbürlenip şımaranları, sevmez. Allah’ın sana verdiği şeylerde (maldan harcayıp) âhiret yurdunu ara. Dünyadan nasibini de unutma. Allah’ın sana iyilik yaptığı gibi sen de iyilik yap ve yeryüzünde bozgunculuk yapma. Çünkü Allah, bozguncuları sevmez.” (Kasas/ 76-77.)

Wordpress Haber Teması Tasarım ve Programlama: Seçkin Talanöz