Sıddîk Nâci Eren (k.s.)

Nebîlerin vârisi olanlar, Allah (c.c.) rızâsı için kendilerini O’nun yoluna vakfeden insanlardır. Onlar ki, bir karşılık düşünmez; hiçbir ücret kabul etmezler. Gönülleri son derece hassas, sevgi ve muhabbetle dolu olup, merhametlidirler. Onlar için yaşam, Resûlullah (s.a.v) sünnetlerine göre dünya hayatını tamamlamaktır.

15 Kasım 2015 Pazar, 13:36
sıddık naci eren

Kendi nefisleri ve varlıkları gündemde değildir. Yaratılmışların derdi, sıkıntıları velhâsıl her şeyleri onların kendi problemleridir. İrşad etmek, yol göstermek, dertlerle hemdert olmak, onların işidir. “Niçin?” Sorusunun cevabı ilginçtir; “Resûlullah (s.a.v) buyuruyor ki: “Benim ümmetimin en hayırlısı insanlara yararlı olandır.” Bu hadise göre, “Allah’a (c.c.) giden yolda insanlara yardım etmek lâzım”  düstüru hâkimdir.

Tasavvuf ilminde insanın bir rehbere, öndere ihtiyacı vardır. Fakat bu yolculukta herkes rehberlik edemez. İnsanları irşad edenler, mürşid-i kâmillerdir.

Onlar, ilim ve irfanıyla seçilmiş kimselerdir. Kur’an ve sünneti iyi bilen, güzel ahlak ile fazilet sâhibidirler. Halk onları, irşad ehli velî, diye adlandırır. Bir tarikatın usulüne göre eğitimini tamamlamış, istikâmet üzere, ehl-i takva sâhibidirler. Tüm nefisleri, kendi nefsinden yüksek görür, başka nefisleri kötülemez, küçümsemezler. Mal, mülk ve dünya ilgisini içinden atmış; dünyâya ve dünyâ malına rağbet etmeyen, cömert, almaktan çok veren, halim, selim ve yumuşak huyludurlar. Onlar, nurâni yüzlü, Rabbâni sözlü, görüldüğünde insanın içine ferahlık veren ve Allah’ı (c.c.) hatırlatan kimselerdir. Bulunduğu yerde tevhid, sevgi ve kardeşlik hüküm sürer. İnsanların ayıplarını yüzüne vurmazlar. Kötü huylardan arınmış, zarif ve latif kimselerdir. Devlet erkânının ayağına gitmezler, her hallerinde itidal ve meşreplerinde kemal vardır. Asla boş sözlerle vakit öldürmezler, kin ve düşmanlık gibi nefsin kötü vasıflarından arınmışlardır. İslâmiyeti çok iyi bilen, mânevi zevk sâhibidirler, insanlara şefkat ve merhametle yaklaşırlar. Onlar Allah’a (c.c.) teslim olmuş ve O’ndan gelen her şeye râzı olmuş, isâbetli görüş ve telkin sâhibidirler. Zâhiri hükümlere titizlikle uyan, nefsinden uzak, Hakk ile bâki olan kimselerdir. Alçak gönüllülük, güler yüzlülük şiarları olup, mânevi âlemle bağlı ilim ve hikmet sâhibidirler. İstikâmet üzere olmanın verdiği huzur içinde korku, keder ve tasası olmayan kimselerdir. Tasarruf sâhibi olup, dâima vakar, sükûn, sebat ve vusül üzeredirler. Onların sözü, gönüllerin kabul ettiği, görenlerin veya adını duyanların ise, iç dünyasında değişikliğin oluştuğu kimselerdir. Tevekkül ve kanaat ehli olan bu Allah (c.c.) dostları, heybetli ve isar sâhibidirler. Fıkhı bilgileriyle müntesiplerin sorunlarını çözerler. Fakirlere, dullara, yetimlere, ihtiyaç sâhiplerine yardım eden, kendilerini topluma adamış kişilerdir. Tâlim ve telkin hususunda müntesiplerinin hallerini gözetip, onları dâima murakabesi altında tutarlar.

Onlar, yeryüzünde örnek insanı temsil ederler. Her mürşid, aynı zamanda bir velîdir. Allah’ı (c.c.) bilen, O’nun dostu, sevgili kulu ve yakînidirler. Allah’a (c.c.) itaatte ve muhabbette çok ileri derece de olup Hz. Peygamberin (s.a.v) sünnetini yerine getirmede çok titiz davranan kimsedir.

Allah-u Zülcelal bu kimseler hakkında âyet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “İyi bilin ki, Allah’ın velî kulları için hiçbir korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir. Onlar, iman edip takvâya ermiş olanlardır. Dünya hayatında da, âhirette de onlar için müjdeler vardır. Allah’ın sözlerinde asla değişme yoktur. Bu en büyük mutluluğun ta kendisidir.” (Yunus; 62-64)

Âyet-i kerimede, velîler için korku ve üzülme olmadığı, onların vasıflarının iman ve takva olduğu belirtilmiştir. Hz. Peygamber de (s.a.v), Allah’ın (c.c.) velî kullarını anlatırken şöyle buyurmuştur:
“Onlar öyle kimselerdir ki, görüldükleri zaman, Allah’ı hatırlatırlar.” (İbn Mâce)

Gerçekte velîleri görmek, âhireti hatırlatır. Zira onlarda haşyet ve tevâzu vardır. Sanki nübüvvetten bir nur parlamaktadır. O velîler, Allah (c.c.) rızâsı için yapılan hizmetin karşılığının ne olacağını çok iyi biliyor ve diyorlar ki; “İnsanları irşad için çalışmak işi, peygamberlik mesleğidir.” Tâbi, bu mesleğin mânevi kazancının da çok yüksek olduğunu işaret ediyorlar.

Allah-u Zülcelal’in emir ve nehiylerinin, tasavvuf ve hakikat ilimlerinde derin bir bilgiye sâhip olup, ilmiyle amel eden zatlardır. Onlar, mânevi hastalıkların nasıl meydana geldiğini ve bununla nasıl mücadele edileceğini bilirler.
Silsile yoluyla Hz. Peygambere (s.a.v) ulaşan kâmil bir mürşidden izin alarak irşada başlamış kimselerdir. Bütün insan ve mahlûkata karşı son derece şefkatli ve merhametlidirler. Güzel ahlâka sâhip olup, her türlü elem ve kederi sükûnetle karşılarlar. Bütün işlerinde ölçülü davranıp, insanlara dâima nasihatte bulunurlar. Asla boş işlerle vakitlerini geçirmezler. Bütün vakitlerini, ibâdet, taat, zikir, dine hizmet ve insanların güzel ahlak sâhibi olmaları için uğraşmakla geçirirler. O Allah (c.c.) dostları insanların ayıplarını yüzlerine vurmazlar.

Onların, insanın içine inşirah veren yüzünü görenlerde, uhrevîlik ve Rabbanîlik duygusu meydana gelir, Allah’ı (c.c.) ve âhireti hatırlarlar. Onların özellikleri, bunlarla kalmayıp, daha nice mâneviyatla sırlıdırlar.
Mürşidlik; insanın ruh dünyasına ve gönül âlemine hitab ettiği için etkili ve yararlıdır.

Efendimiz (s.a.v) buyuruyor ki:

“Uyanık olunuz, cesette bir et parçası vardır ki, o parça iyi olursa, bütün vücut iyi olur, bozuk olursa bütün vücut bozuk olur. Biliniz ki o et parçası kalbtir”

Kâmil mürşidler kalb câsusudur. Yüce Allah’ın (c.c.) onlara bahşettiği ihsanlar ile kalblerdeki duyguları hissedebilirler. Ancak Allah’ın lütfu bu düşünceleri bilme ile, kendi aleyhlerine dahi olsa, renk vermez ve ona göre kötü bir davranış içinde olmazlar. Aleyhlerine olanları da hazmetmeyi bilen sır küpleridir.

Hadis-i şeriflerde de buyuruluyor ki:

Tahsilsiz ilme, rehbersiz hidâyete kavuşmak isteyen, boş şeylerden yüz çevirsin!” (İ.Gazâli)

İmamlar (önderler) hidâyete ermiş, hidâyet yolunu gösteren mürşid ve hidâyete vesile olan olduğu sürece, insanlar sapık ve saptıran olsa da asla helâk olmaz.” (Hatib)

Demek ki, insanların hatta toplumların helâk olmaması için bu Allah (c.c.) dostu mürşidlere tâbi olunması gerekir.

İnsan yaratılışta; hidâyet ve dalâlet olmak üzere iki taraflıdır. Ona hidâyeti tanıtmak için bir rehbere ihtiyaç vardır. Hidâyet çok kıymetli olduğu gibi, hidâyete sebep olmak da çok kıymetlidir.

Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:

Senin vasıtanla Allah’ın bir kişiye hidâyet vermesi, senin için üzerine güneşin doğup battığı her şeyden daha hayırlıdır. (Taberânî)

Bir kâfirin hidâyetine sebep olmak, kızıl develere mâlik olmaktan iyidir. (Buhârî)

Bir insanın hidâyetine sebep olan (Onu ehl-i sünnet yapan) muhakkak Cennete girer. (Buhârî)

Bir Müslüman, arkadaşına, hidâyetini arttıracak veya onu tehlikeden kurtaracak hikmetli bir sözden daha iyi bir hediye veremez. (Ebû Ya’la)

Kim, hidâyete (Ehl-i sünnete) dâvet ederse, o yola girenlerin bütün sevapları ona da yazılır, diğerlerinin ecrinden bir şey eksilmez. Kim de, sapıklığa dâvet ederse, o yola girenlerin günahları, ona da verilir, o kötü yolda gidenlerin günahından da hiçbir şey eksilmez. (Tirmizî)

Hakk’tan bâtılı veya hidâyetten dalâleti red gâyesi ile ilim öğrenmek için yola çıkan kimse, kırk yıl ibâdet eden bir âbid gibi ecir alır. (Deylemi)

Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını başkalarına vermek de, hidâyete sebep olmak gibi sevaptır. Hatta kitabı alan, o kitapla amel etmemiş olup dalâlette kalsa bile, kitabı veren niyetine göre onu hidâyete kavuşturmuş gibi sevap alır. Çünkü hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:

Hayrın yolunu gösteren onu işleyen gibidir. (Ebû Dâvud)

Emr-i maruf ve nehy-i anil münker ederken ölen şehiddir. (İ.Asakir)

Bütün ibâdetlere verilen sevap, Allah yolunda cihada verilen sevaba göre, deniz yanında bir damla su gibidir. Cihad sevabı da, emr-i maruf ve nehy-i anil münker (dinin emir ve yasaklarını yayma) sevabı yanında, denize nisbetle bir damla su gibidir. (Deylemi)

İmam Sâdık (k.s.) buyuruyor: “Eğer bir kimse, bir kimseyi yola getirip onu sapıklıktan kurtarır, onu sâlih ve değerli biri etmeyi başarabilirse, cihânı diriltmiş gibi olur.”

 

İşte bu vasıflara hâiz asrın mürşidlerinden biri de;

Sıddîk Nâci Eren Hazretleri’dir (k.s.). Kendisi ülkemizdeki tasavvuf güneşlerinden biri olup, Kibâr-ı Evliyâullah’tandır.

Wordpress Haber Teması Tasarım ve Programlama: Seçkin Talanöz