Sefer

İnsan gelişinin nereden olduğunu, gidişinin de nereye olacağını bilmesi gerekir. Aksi halde âşığın “Nereden gelip, gittiğini anlamayan hayvan imiş” ifâdesinin muhatabı olur.

25 Kasım 2015 Çarşamba, 04:04

İnsanın seferlerini maddi ve mânevi sefer olarak değerlendirmek lâzımdır.

Maddi Yolculuk

Yaratılıp dünyâya gelecek insan, baba sulbünden ana rahmine, ana rahminden dünyâya teşrif eder. Dünyâ hayatını tamamlar ve ölür. Bu aşamada yaşanan dünyâya gelip kabir âlemine, yâni âhiret âlemine geçmek süreci maddi yolculuk olarak nitelendirilebilir.

Mânevi Yolculuk

Mânevi yolculukların önü ve sonu yoktur. Ancak, belirli bir târif için Allah (c.c.) dostları bu yolculukları üç başlık altında toplamaktadırlar. Buyrulmaktadır ki, bu üç seferi bitirmeden insan, nefsîni anlayamaz. Yaratanına karşı irfan duygusu bulamaz; ne kendi olgunlaşır ve ne de başkasına önder olabilir.

  1. Sefer (Yolculuk)

Allah (c.c.) Tin sûresi 4-5. âyet-i kerimede buyuruyor ki,

“Biz insanı, yaratılışın bütün güzelliğine sâhip olarak yarattık. Sonra, esfel-i sâfiline indir­dik.”

Bilindiği gibi esfel-i sâfilin, sefillerin en sefili, cehennemin en aşağı tabakasıdır. Her insanın, zât-ı ilâhide bir gerçek yeri vardır. Hak Teâlâ, o gerçeğin, şu duygu ve şehâ­det âlemine gelmesini ve zuhûrunu dilerse, ilk şeklini akl-ı kül de çizer ki, orası ilâhi aynadır. Allah-u Teâlâ’nın bilgi âlemidir. O şekil, Hakk’ın di­lediği kadar orada kalır. Sonra külli nefsî, sonra arş ve kürsiyi aşar. Gökleri, tabaka tabaka geçer, ateş küresine iner. Sonra havayı, suyu geçer; toprağa düşer. Bundan sonra, bitkilere, mâdenlere, meleklere, insanlara ve cinlere uğrar. İnsan mertebesine gelinceye kadar hayli var­talar atlatır. Her mertebede hayli güçlükle karşılaşır. Gah, yükselir; gah, alçalır. Düşe kalka ge­lip insanda yerleşince, yarım daire, tamam olur ki, buna esfel-i safilin tâbir edilir.

Sonra akl-ı küll, âlâ-i  il­liyyîn (cennetin en yüksek tabakası, âhirete giden kâmil mü’minlerin yeri) mertebesine yürümelidir. Ne zaman ki insan, ” His ve şehâdet âlemi ” ni hissedebilir ve sezebilirse, birinci seferi yapmış olur. (Şehy-ül Ekber Muhyiddin-i Arabî)

Bu mertebelerin hepsi, insanlık mertebesine varıncaya kadar birinci seferi teşkil eder.

Eğer insan, geldiği ve döneceği yeri anlama­dan bu sefere, yolculuğa katılır, sadece seyir ve sülûkla meşgul olur da yalnız başlangıç noktasını bulursa, yâni yaratılış gerçeğini bilebilirse, cem âlemini bulmaktan uzak kalır. Yâni, ayrılıkta sayı­lır. Cem âleminden kasıt, kulun Allah’ta fâni olmasıdır. Kendi varlığı ile değil, Cenâb-ı Hak ile görmesidir.

Allah-u Teâlâ A’raf sûresi 179. âyeti kerimede buyuruyor ki, “Onlar, hayvan sürüleri gibidir, belki daha şaşkın.”

Cem âlemini bulamayanlar, âyeti kerimede bahs olunan zümreye dâhil olup, öylece haşr olurlar.

  1. Sefer

Bu sefere, gözle görmek, seyretmek yâni müşâhade ve terbiye seferi tâbir edilir. Bu ikinci sefer, bir kâmil mürşide yapışıp, mânevi bir yol­culuğa çıkmak demektir ki, buna: hakîkat-ı Muhammediye denir. Pîrlerin himmeti ve gayreti ile bu­na ulaşılabilir. Bu ise özel bir vuslattır.

Bu yolculuk, aklın Hakk’a bağlanması, Hakk’a doğru sefer kılmak, dünyâyı ve dünyâ da olan her şeyi içinden çıkarıp atmak ve bütün hayvânî hislerden tamamen sıyrılmaktır. Bunu yapabilenler iyi ahlâkla bezenmiş, yolculuğun verdiği ferahlığı hissetmiş olurlar.

İnsan esfel-i sâfiline inerken, kendi mertebesine gelinceye kadar, uğradığı oyalayıcı şeylerden birer birer geçmiş ve her şeyden bir renk al­mıştır (akl-ı küll den iniş).  Her birinden yaramaz bir sıfat takınmıştır. Bu yüzden  “Onlar hayvan sürüleri gibidir, belki daha şaşkın.”  A’raf sûresi 179. âyet-i kerimesi ile anlatılan zümreye karış­mıştır.

İşte bu yolculukta insan mürşid-i kâmile erince, o yaramaz ahlak ve yaramaz huyların hepsini bir yana atıp, ilk hâli ne idiyse, yine o hâle döner. Esâsen bu şekilde pak ve temiz olmadıktan sonra, akl-ı külli ye varmak kolay olmaz. ­

Bir sâlik, külli aklı bulmadıktan sonra, Hak ehli katında yetişkin olmaz. Yetişkin olmak için, daha yolda iken külli akla erişmesi ge­rekir. İşte velâyet (velîlik) mertebesi bu makamdır.

­Mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır.

Sâlik, külli aklı bulunca erler mertebesine eri­şir. Buna “Hakîkatı Muhammediye.” denir. Hadis-i şerif de İki Cihan Sultanı, “Allah, ilk önce aklımı yarattı.” buyuruyor. Bu hadisi şerifteki anlatılan, akl-ı kül’dür. Sâlik vahdeti bulur.

Bu seferde (makamda) sâlikin aklı, akıl bütünlüğünü bulur. Nefsi , külli nefse geçer. Ruhu mukaddes ruh olur.

Hak yolcusu bu makamda kalır, ileri geçmezse, bir başkasını kemâle erdirmeye, yâni irşad etmeye nâil olamaz. Velîullah hazarâtı bu makam için, “Burası, Hak’ta ve Hak’la yolculuk mertebesidir.” demişlerdir.

Çünkü, Hak yolcusu sâlik, burada varlığından kurtulup fâni olmuştur. Artık ne kendinden, ne de âlemden haberi vardır. Ne de başkasın­dan. Fenâfillah olmuştur. Yâni Allah’ta fâni olmuştur.

III­. Sefer (Yolculuk)

Bu yolculuk Hak’tan başlar, aynı zamanda Hak’la bekâ makamıdır. Yâni, Hak’tan halka yolculuktur. Bekâbillah, Allah’ta bâki olunmuştur. Birlik âlemini bulduktan sonra, ayrılık hâline geçiştir. Hak yolcusu sâlik, irşad için mânevi bir inişle, beşeriyet kisvesine bürünüp bulunduğu makamdan halk arasına karışır.

Nite­kim peygamberimiz buyuruyor ki, «Ben de sizin gibi beşerim.»

Bu mertebeye eren, iffet ve istikâmet sâhibi olur. Hem kesret âleminde hem de vahdet âleminde dâimî salât içinde bulunur. Dış âlemi, halka yanaşık, iç âlemi ise, Hakk’a yapışıktır.

Yâni kesrette vahdeti bulmuştur.

Kâmil zat bu makama gelince, nefsine ârif olur. Açık­çası kendini bilir. En iyisi­ni Allah bilir.

Allah (c.c.) kuluna, her makamda bir türlü, her mertebede bir başka yüz gösterir. Her yüzde bir başka türlü güzellik vardır.

Bu yüzden Allah (c.c.) aşkına müptelâ olup inleyen zâtlar çeşitli hallere düşerler. Gah, kabz ve celal sıfatına mazhar olur­lar. Gah, bâsıt (ferahlık veren, rızkı genişleten) ve cemâl sıfatı tecellisinin mazharı olur, zevk alır, zevke dalar, safâ bulurlar. Gah na­za, gah niyâza kapılırlar. Âşığın sevdiği mahbûb, hangi sıfatı takınsa, hangi libasa bürünse ve her ne şekilde tecelli etse, katiyen gaflete düşmez ve tek yüzüne bağlanmaz. Her insan, kendi kâbiliyeti nispetinde yükselecek veya alçalacaktır. Yâni insan, iki yolun kavşağında serbest bırakılmıştır.

Wordpress Haber Teması Tasarım ve Programlama: Seçkin Talanöz