Mânevî Ayna

İnsanoğlunun mânevî aynası, kalbidir. Mânevî aynadan kasıt, bir et parçası olan organımız değildir. Ancak bir “Latife-i Rabbâniyye” dir ki: Duyuları, duyguları, hisleri vicdan aynasında; düşünceleri, fikirleri akıl vâsıtâsıyla beyinde görünen, Rabbânî bir latifedir. 

27 Kasım 2015 Cuma, 14:48

 

Bir et parçası olan organımıza kalb denmesinde ki özellik ise; Mânevî kalbin, insanın mâneviyâtına yaptığı işlem; organımız olan kalbin, vücudumuzda yaptığı görev gibidir. Nasıl ki kalb, vücudumuzun yaşamını devâm ettirmesi için, her köşesine kan pompalamaktadır ve bu sebepledir ki, maddî hayat onun işlemesi ile devâm eder. Bunun gibi mânevî kalb (Rabbani latife) de amellerimizi, mâneviyâtımızı nurlandırarak canlandırır.

Kalb, diğer duyguların yöneteni hükmündedir. Bu küçük et parçası, mâneviyatta kâinatı içine alabilir ve o kadar muhabbeti taşıyabilir. Binlerce âlemin, mânevî bir haritası hükmündedir.

Kalb, Allah’ın (c.c.), Samed ismine mazhar ve aynadır. Bu ise:

  1. Kalb, bütün âlemle alakadar olması, sınırsız emeller, arzular taşıması, her şeyden etkilenebilir olması ve her şeye muhtaç olması, sınırsız istidat ve kabiliyetleri taşıması özelliği ile her şeye sâhip, fakat hiç bir şeye muhtaç olmayan, yâni Samed olan bir Zât ancak kalbin dünyâ dolusu ihtiyaçlarını giderebilir. Kederlerinden kurtarır. Sınırsız emellerini verebilir. Yalnız Samed’le teselli bulabilir. Tatmin olur.
  2. Kalb aynasına uzanan, Rabbânî bir ilgi ve bağ ile Samed olan Allah’ın (c.c.), her zaman ilham şeklinde bir tecellisi söz konusudur. Bu konuda bir perde yoktur. Herkes az, çok istidat ve kâbiliyetine göre hissedebilir.
  3. Tarîkatta iki türlü seyr-i sülûk vardır. Birisi nefsten başlar, Allah’tan (c.c.) gayriden uzaklaşır, kalbe bakar, benlik duygusunu kaldırır, kalbinden yol açar, hakikati bulur. Sonra âfâka girer. O vakit âfâkı, nûranî görür. Asıl olan benliği kırmak, hevâyı terk etmek, nefsi öldürmektir.

    Kalbinde o envârı müşâhede edip, onda en yakın yolu açan kalb, âyine-i Samed olduğunu görür ve aradığı maksada vâsıl olur. Neticede âlemde görünen ilâhî esmâ ve sıfatların cilveleri, tecellileri, nakışları, küçük bir sûrette kalbde de görünmüş olur.

    Kalb, bütün duyguların yöneteni, efendisi olması, amellerin sıhhatinin ona bağlı olması, iman, niyet gibi esasların onda bitmesinden dolayı Samed isminin aynasıdır denilebilir. “O gün, ne mal fayda verir ne de evlat. Ancak Allah’a kalb-i selîm (temiz bir kalb) ile gelenler (o günde fayda bulur).” (Şuarâ, 88-89)

Kalb-i selîm, mâsivâdan arınmış ve mücellâ bir ayna gibi Hakk’ın cemâlî sıfatlarının tecellîgâhı hâline gelmiş bir aynadır. Hakk Teâlâ, kulunun kalbinde cemâlî sıfatlarının tecellîlerini görünce, onu sever ve ondan râzı olur. Rabbimizin cennet dâvetine ve ihsan edeceği sonsuz mükâfatlara lâyık olabilmek için mâsivâdan uzaklaşıp, kalben Hakk’a yönelmek şarttır. Zîrâ Rabbimiz, bizden ilâhî tecellîgâh olan bir gönül, bir mânevî ayna, yâni kalb-i selîm istemektedir.

Nefsânî arzulardan kurtulup, yokluğa yâni hiçliğe erenlere, mânevî aynada ilâhî tecelli başlar.

Varlıklar içinde en güzel ve kıymetli şey, Hakk’ın güzelliğine ayna olabilecek kadar saf ve berrak bir “kalb” dir. Rabbimizin bizden istediği “Kalb-i selim” dir. Kalb-i selim, içinde îman nûrunun ışıldadığı, berrak ve billûr bir fânus gibidir. Mü’min, kalbindeki bu nûr ile doğruyu eğriden, hayrı şerden, hakkı bâtıldan, helâli haramdan ayırt eder.

Vâbisa İbni Ma’bed (r.a.) şöyle anlatıyor: Bir gün Resûlullâh’ın (s.a.v) huzûruna vardığımda bana:

– “İyiliğin ne olduğunu sormaya mı geldin?” buyurdu. Ben de:

-“Evet, Yâ Resûlallah!” dedim. O zaman şöyle buyurdu:

-“Kalbine danış. İyilik, sana uygun gelen ve yapılmasını kalbinin tasdik ettiği şeydir. Günah ise içini tırmalayan ve başkaları sana yap diye nice defâ fetvâ verse bile içinde şüphe ve tereddüt uyandıran şeydir.” (Ahmed bin Hanbel)

Resûl-i Ekrem Efendimiz, iyinin, güzelin, hak ve hayrın ne olduğunu kalbine danışarak öğrenmesini tavsiye buyuruyor. Dolayısıyla, günah ve ihtiraslarla zedelenmemiş temiz bir kalbin, iyiyi kötüden ayırt edebileceğini beyan ediyor. Zira selim bir kalb, hakîkatin şaşmaz pusulasıdır. Onun sâfiyetine halel getirip hastalanmasına sebebiyet veren şeyler ise, gaflet, nefsânî ihtiraslar ve günahlardır.

Hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyuruyor: “Mü’min, bir günah işlediği zaman kalbinde siyah bir nokta meydana gelir. Eğer o günâhı hemen terk edip tövbe ve istiğfâr ederse kalbi cilâlanır, eski parlaklığına kavuşur. Böyle yapmaz da günah işlemeye devam ederse, siyah noktalar gittikçe çoğalır ve neticede kalbini büsbütün kaplar. İşte Hak Teâlâ’nın: «Hayır, doğrusu onların işleyip kazandıkları (kötü) şeyler sebebiyle, kalplerinin üzeri pas tutmuştur.» (Mutaffifîn, 14) diye beyan ettiği hâl budur.” (Tirmizî)

İşte bu durumda, artık üzeri pas tutmuş kalbe, o mânevî aynaya ilâhî bir tecellî veya ilâhî bir yansıma olmaz. İlâhî yansımalara vesile olacak kalb aynası, artık tamamen kararmıştır. Bu kararmış, paslanmış ve asıl işlevini kaybetmiş kalb, ölü bir kalbdir.

Mânevî aynamız, günah lekeleri tarafından iyice istîlâ edildiğinde gaflet ve kasvet karanlıklarına gömülür. Ayna üzerinde oluşan kirlerin ve lekelerin, zamanla görüntülerin netliğini bozması gibi, günah kirleri de kalb gözünü köreltir; güzel ile çirkini, iyi ile kötüyü ayırt edemez, bu sebeple de kişiyi âciz duruma düşürür. Bir zaman gelir ki, kalbe hayat veren îman nûru da söner. Kalbin mânen ölümü netîcesinde kişi, hayır ve şerri birbirinden ayırt eden en mühim kabiliyetini kaybetmiş olur. Artık en büyük günahlar bile, ağırlığı hissedilmeden işlenebilir.

Rivâyete göre cennetten gelen ve İbrâhim (a.s.) tarafından tavafın başlangıcına alâmet olsun diye Kâbe’nin bir köşesine yerleştirilen “Hacerü’l Esved” taşı da, insanların günahlarının yansımaları neticesinde kararmıştır. Bilindiği üzere Hacerü’l Esved, “Siyah Taş” mânâsına gelir. Hacerü’l Esved’in cennetten çıktığı zaman sütten ve kardan daha ak olduğu, fakat zamanla kendisine dokunan insanların günahları sebebiyle karardığı rivâyet edilir. Nitekim bu siyahlığın sâdece Hacerü’l Esved’in görünen kısmında bulunduğu, Kâbe duvarına gömülü kısmının ise hâlâ beyaz olduğuna dâir rivâyetler vardır.

Düşünmek gerekir ki insanların günahları, bir taşa bile bu derece tesir edip, onu siyahlaştırabiliyorsa, tıpkı su gibi bulunduğu ortamın şekline ve rengine bürünen kalbini, ne kadar tesir altında bırakır? O halde, kalbin sâfiyet ve berraklığını muhâfaza için günah ve mâsiyetlerin menfî tesirlerinden son derece sakınmak gerekir.

Gönül, Hakk’tan uzaklaştıran nefsânî arzulardan arındırılarak, Allah’ın zikriyle şeffâf hâle getirilmesi icâb eder ki o gönül, hakkîkatin ve sırların aynası olsun. Hakk’ın güzelliğine ayna olabilecek kadar saf ve berrak bir kalb gerçek mânâda mânevî aynadır. Günümüzde Allah (c.c.) dostlarının öğütleri, mânevî ayna üzerinde biriken kara günah lekelerini temizlenip, ona berraklık ve nûraniyet kazandıran feyizli irşadlardır. Velîlerin bu rûhâniyet ve rahmet öğütlerini uygulayarak mânevî aynamızı temizlememiz gerekir. Yoksa mânevî aynamızı tamamen kaplayan günah kirleri, mânevî idrakimize ve hakikati kavramamıza engel olacaktır.

Mânevî aynasını temizleyerek, ilâhî tecellîlere mazhar olanlara ne mutlu…

Wordpress Haber Teması Tasarım ve Programlama: Seçkin Talanöz