Âlemlerin Rûhu “İnsan-ı Kâmil”     

Yüce Allah (c.c.), insanı tüm âlemlerin özü olarak yaratmıştır. Ancak, burada insandan kasıt, insan-ı kâmildir.

27 Kasım 2015 Cuma, 14:31

Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri: «Tüm âlemleri bir havana koyup ezseler, terkibi insandır» buyurarak, ‘İnsan-ı Kâmil’i âlemlerin özü, terkibi olarak nitelendirmiştir. Aslında sözü edilen insan-ı kâmil, Peygamberimiz Muhammed Mustafa’dır (s.a.v)

Şeyhü’l Ekber Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri diyor ki;

«Cümle hazârat ve âlemleri kapsayan ve benliğinde toplayan insana, insan-ı kâmil denir.» Demek ki; Kâmil insan mertebesine ulaşabilmek için, âlemleri kapsamak ve benliğinde toplamak gerekmektedir.

İnsan-ı kâmil, birleştirici mertebeye sâhip ve ism-i â’zam makamındadır. İsm-i â’zam, nasıl bütün isimleri  (içinde saklar ,bünyesinde barındırır, ihtiva eder) ise, insan-ı kâmil de onun gibi gayb, ceberut, melekût ve mülk âlemlerini özünde toplar. Zâhirde olsun, bâtında olsun insan-ı kâmil’in kuşatmadığı hiç bir makam yoktur. Zâtî olan bir sirâyetle, hepsine hükmünü geçirir.

Hz. Ali  (k.v.), bir sözünde: «Sen kendini bir parça küçük sandın, hâlbuki sende âlem var. O da en büyük» diyerek, kâmil insanın gerçeğini ortaya koymuştur.

Yaşam açısından kâmil insanı şöyle tarif edebiliriz: Güzel huylu, ahlâk ve yüksek fazîlet sâhibi, cümle hazârat ile âlemleri kapsayan ve benliğinde toplayan, zâhirde olsun, bâtında olsun bütün makamları kuşatan. On sekiz bin âlemi, on sekiz bin gözle seyreden…

Kudsî hadiste, Allah (c.c.) buyuruyor ki,

«Göklere ve yerlere sığmam, lâkin bir Mü’min kulumun kalbine sığarım.»

Burada Mü’min’den maksat, kâmil insandır. Kalbe, gönle sığmaktan murat, o kalbin Hakk Cemâle ayna olmasıdır.

Resûlullah (s.a.v.): «Mü’min, Mü’min’in aynasıdır» buyuruyor.

Mü’min’den kasıt, kâmil insandır. Yâni, kâmil insan Hakk’ın aynasıdır. Her şey, birbirinin aynasıdır. Gayb âleminin aynası ceberut, ceberut’un aynası melekût, melekût’un aynası mülk âlemidir. Bunların hepsine ayna, kâmil insandır.

Kâmil insan, Allah-u Teâlâ’nın halifesidir. İnsanın özünde olmayan hiçbir mertebe yoktur. İnsanın ilâhi varlığı, kâinatı gösteren bir aynadır.

Şeyh Muhyiddîn-i Arabî (k.s.) diyor ki: «Bütün ağaçlar kalem olsa, bütün denizler mürekkep olsa, bütün insanlar, melekler, cinler de kâtip olsa, kâmil insanın hâllerini yazıp, bitiremezler.»

O mertebeye ulaşılırsa, işte o zaman Hakk’ın tecelligâhı olunur. Bu sebeple, bu mertebeye ulaşmak için tasavvuf (tarikât) yoluna girmek gerektiği muhakkaktır. İşte o zaman şeriat, tarikât, hakikât, mârifetullah ilimlerinden nasibdâr olunabilir.

İnsan-ı kâmilin büyüklüğünü ve üstünlüğünü şöylece anlatabiliriz. On sekiz bin âlemi bir havan içinde dövseler, hamur hâline gelse, terkibi insan-ı kâmil olur. Her âleme de, o âleme has gözle bakar. Yâni, duygu âlemini duygu gözüyle, akılla sezilenleri akıl gözüyle, mânâ âlemlerini de mânâ gözü ile seyreder. Anlatılan bütün âlemler, melekler, felekler insan-ı kâmilin kalbine konsa, orada zerre kadar ağırlık etmez.

Bayezid-i Bistâmî (k.s.a.) buyuruyor ki: «Arş ve ondakiler milyon kere büyüse ve bir ârifin kalbinde bir köşeye konsa, orada bir şeyin varlığını duymaz.»

İnsan-ı kâmilin gönlü öyle bir gönül ki, yerlere, göklere, Arş’a, Kürsî’ye sığmayan yüce Hakk’ın azamet ve celâlinin, cümle zât ve sıfatının tecelli yeridir.

Bayezid-i Bistâmî (k.s.a.), bu makama erince:

“Sevgiyi kadeh kadeh aldım,

Ne şarap bitti, ne ben kandım…”

Diyerek, kalbin mertebe ve genişliğini anlatmıştır. “Kalb aynam, ezelî ve ebedî Sevgilinin tecelli ve feyizlerine mazhar oldu. İlâhi feyizler geldikçe kalbim kabul ediyor. Ne geliş bitiyor, ne de kalbimin kabulü tükeniyor, tükenecek gibi de değil” demek istemektedir.

Böylelikle insan-ı kâmilin azametini ve derecesini anlatmaktadır.

Bir hadisi şerifte Peygamberimiz (s.a.v): «Nefsini bilen ancak Rabbisini bilir» buyuruyor.

İnsanın kendini bilerek, Hakk’ın tecelligâhı olması, kâmil derecesine ulaşması demektir.

İşte o kâmil mertebesi bulunursa, o zaman Hakk’ın tecelligâhı olunur ki, hangi yönden kendisine tecelli olunursa kabullenir.

Bu mertebeye ulaşmak kolay değildir. Ancak kâmil bir zât bulup, elini tutmakla ve ona hizmet etmekle mümkündür.

Hüner, insanı anlamaktadır. “Âlem, Âdem ile kemâl buldu. Hakk Teâlâ Azze ve Celle, ekmel sûrette ancak onda zâhir oldu” kelâmının gerçeğini görmek gerekir.

Evliyâullah ise; “Âlem; İnsan-ı Kebir’dir, o büyüklüğün sebebi sûret-i Rahman üzerine mahlûk olduğundandır” buyurarak, büyük ve küçük âlemin anlamını nakletmiştir.

Yine Allah (c.c.) dostları buyurmuştur ki:

“İnsandan önce âlem ruhsuz bir ceset idi. Âlem bir mânâya sırsız aynadır. Sûret-i ilâhiyenin mazharı olan Âdem’in vücudu, âlemin sırrı ve cilasıdır.”

 

Âdem’e Hakk Teâlâ’nın halifesi, nâibi denilmesinin sırrı: Cenâb-ı Hakk Azze ve Celle, Esmâ-i ilâhiyeyi Âdem’e teslim etmesidir. Sonra Âdem’e kendi ismini sormuştur. Âdem (a.s.): «Yâ Rabbi! Sen ne bildirirsen ben onu bilebilirim. Sen bir şeyi unutturmayı murat buyurur isen, ben onu nasıl bilebilirim?» demiştir.

Cenâb-ı Hakk, bu cevap üzerine, kulu Âdem’in hazineler muhafızı olmaya lâyık bir vücut olduğuna kanâat getirip ona Nâiblik, Halifelik tevcih buyurmuştur.

Âlemler insan için yaratılmıştır. İnsanın bedeni küçük âlem, ruhu ise, büyük âlemdir. İnsan bedenindeki ruh ne ise, âlemdeki insan da o dur. Yâni insan, âlemlerin ruhudur.

Wordpress Haber Teması Tasarım ve Programlama: Seçkin Talanöz